Neden böyle yapıyorsam, durup durup sonra aniden etkileri birbirine yakın şeyleri aynı anda yapmaya çalışıyorum. Önce bir perhiz, nadas süreci yaşıyorum yapmaya başlayacağım şeye karşı, sonra girişiyorum. Bu özelliğimi hayatımın bir çok yerinde yaşıyorum. Aylarca tek bir kitabı elimde süründürüp sonra aynı anda üç kitap okuyorum bir solukta. Günlerce mutfağa girmiyorum, midem kazınırken buzdolabının kapağını açıp, sanki hayatın anlamı ordaydıda biri almış götürmüş gibi boş boş bakıp geri kapatıyorum. Sonra gecenin bir yarısı ''yap'' gücüm geliyor ve beş çeşit yemek yapıveriyorum kısacık bir sürede.
Şimdi derdim ne? Bağımlılıklarımdan uzaklaşmaya çalışıyorum. Buna çalışırkende kendime yeni bağımlılıklar oluşturuyorum. Akşam erkenden eve gelmeye cesaret edemediğim için arkadaşlarımı kendimden sorumlu tutuyorum. Ben kendimden sorumlu olamıyorum sanki.
Yalnızlıktan korkuyorum. Yalnız kalmaktan değil yalnızkenki kendimden. Çocukken annem çarşıya, pazara gittiğinde evde birden yalnız kalınca ne yapacağımı şaşırırdım. Hazır annem yokken neler yapabileceğimi hızlıca kafamdan geçirir ve yerimden fırlardım. Çoğunlukla annemin yasakladığı yerleri karıştırmakla başlardım. Şimdi kimsenin birşey yasakladığı yok. Ev benim evim. Yine de annemin evden çıkmasını beklerken ki o heyecanla eve geliyorum bazen. Erkenden gelmişim, gelecek gidecek kimse yok, bu akşam yalnızlığımın tadını çıkartabilirim. Ne peki bu tadını çıkartacağım şey? Bu sefer eyaları karıştırmak fikri saçma, zaten benim eşyalarım. Banyoyu kapısını kapatmadan kullanmak mı özgürlüğüm? TV'de istediğim hızla zaplamak mı? Hepsi sıkıcı şeyler. Ben de sıkılıyorum. Sonra gelsin self analysis, gelsin göz yaşları, iç sıkıntısı, yürecik kabarması.
Şimdilerde bi sürü şeye başladım. Yine hepsini aynı anda çözmeye kalkışıyorum. Bağımlılıklarımı keyif alacak düzeye indirgeme derdindeyim. Bu sebeple hayatıma birisini almak istemedim ne zamandır. Evde başka biri olmadan kendimle kalabilmeyi öğrenmem lazım. Ama bunun sıkıcı bir rutine dönüşmesinden de korkuyorum. İçten içe biri olsun ama onun evde olmadığı günler, annemin çarşıya gittiği zamanlar gibi evin içinde bir oraya bir buraya koşuşturup kısıtlı zamanı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışayım istiyorum. Hımm.. yazdıkça çıkıyor bak. Mesele bu sanırım. Bir şeyler kısıtlanmadıkça fırsatların zevkini çıkartamıyor insan. Fırsat anlamını yitirip boşluğa dönüşüyor. Boşluk ise bulantıya. O bulantıda bunun gibi satırlara.
2 yorum:
ben de kadrolu yorumcu gibi oldum böyle ama.. :)
şimdi pek sevgili mirror. ben de tekbaşıma eve taşındığımda, işte aradığım bu! sessiz, sakin, huzurlu demiştim. ama sonra, zaman geçtikçe, o sessizliğin beni içine aldığını farkettim. hani bir nesnenin koordinatlarını belirlemek için de illaki başka bir referans noktasına ihtiyaç duyulur ya. bir referans noktası olmalı belki. ama bir hedef, ama yetişilecek bir yer, ama bir insan...birşey...içimizde boşluk var. hiçliği taşıyoruz hepimiz sanki. ve koyu yalnızlıklarda ona dokunuyoruz. onun bizim lanetimiz, bize ait bir hata, bir eksiklik olduğunu düşünüyoruz sonra. belki kendimize saldırıyoruz, kendimizi yargılıyoruz. tüm bunlar ışıkta yapıldığında anlamlı geliyor bana. ama karanlıkta, herşeyin gölgesi kocaman canavarlara dönüşüyor. oysa insansın işte, biraz siyah biraz beyaz. arada başka renkler. biraz varlık, biraz yokluk.
zeminleri biz belirliyoruz. o zaman belki boşlukta ayakta dikiliyoruz. çizgi filmlerdeki kahramanlar gibi. farkedene kadar uçurumda boşlukta asılı kaldığını, düşmüyor çizgi film kahramanı. ne zaman ki aşağıya bakıyor. bam!...
göklere bakınız efendim. göklerde hepimize yer var. istikbal göklerde :p
sevgiler
Kadro yaparım ama SSK falan yapmam. Malum kriz...
:)
Çizgi film kahramanı örneğini verince çok anladım ben şimdi pek çok şeyi daha. :)
Yorum Gönder